Yaprak Gibi

Anılar daha az çıkıyorlar sinsice yoluma. Daha az bölünüyor uykularım ve daha az dokunuyor tüm o şarkılar. Bazılarının duyguları gibi, anıların da bir son kullanım tarihi vardır belki. Sararan sayfalar gibi, bir ağaçta güze kadar asılı kalan yapraklar gibi, hafızamızda bulanıklaşıp, siliniyorlardır.

Hüznü çağrıştırırdı bana hep sonbahar, ve çıplak kalmış o ağaçlar, ya hüzün sandığımız cesaretse, ya da varolabilme çabası? Yazdan kalan, ama artık ağacın unutmak istediği rüzgar ve güneşse, yapraklarla birlikte döktüğü? Yahut, yazın dallarında yuva yapan o güzel kuşun mevsim değişir değişmez, ilk yağmurda göç edişine kırgınlığındansa, ağacın döktüğü tüm yapraklar? Unutmak içinse, yapraklarıyla koruyup kolladığının arkasına bile bakmadan gidişini? Başka bir kuşa yuva olamayacak kadar yorulduğundan, ve ‘senin arasında olup, neşeyle şakımadığın bu yapraklar, dallar bir başka kuşa kucak açacağına, varsın dökülsünler’ demekse? Cesaretin tam karşılığı olmalı ağacın döktüğü her bir yaprak. Yeni bir bahara hazırlanmanın gerekliliği, yüklerini bir yerde bırakma isteği.

Şimdi, güz vakti her bir yaprağını savuran bir ağaç misali savuruyorum anılarımı. Hafızama kazıdığım ya da kazıdığımı sandığım sana dair anılar, gücünü kaybediyor yavaş yavaş. Her güne bir yaprak döküyorum. Fark etmeden, narince süzülüveriyor her birisi.

Reklamlar

İç Döküntüsü-2

İsterdim ki; nasıl sen yaralı ve yorgunken omuzumda dinlendirmiştin başını; ben de bugün bu kadar kanarken, dizlerinde bulayım teselliyi. İsterdim ki; tırnağın kırılsa içimi kaplayan hüznün hiç değilse onda birini, bugün parçalanmış dizlerimi görünce içinde duysaydın. İsterdim ki; soluk alıp verişlerini dahi sayıp ezberlemek isterken ben, en azından bugün, sen merak etseydin beni.

Bir yandan hüznüm oluk oluk taşarken içimden; omuzumda aradığım elini görememenin acısı çörekleniyor yüreğimin en derinine. Hala teselliyi sende arayışıyım, gözlerimin umutsuzca seni arayışı katmerlendiriyor ızdırabımı. Aynı taşlı yollardan geçerken sen, tökezlemeyesin diye orada ellerimi uzatmış bekliyordum ben.

Ben şimdi nasıl anlatayım ayağı taşa değse içimin sızladığının, en kara zamanda dahi hatırına gelmeyişimin acısını? Nasıl anlatayım; iyi midir diye düşündüğümden, ‘iyi misin’ diye bir mesaj dahi alamamanın hayal kırıklığını? Şimdi nasıl anlatayım ben gönlüme, düştüğü salıncaktan parçalanan dizlerini umursamadığını, o en değer verdiğin tarafından?

 

Şaşırmıyorum

Bu büyümek ya da yaşlanmak dedikleri şey, daha az şaşırma durumu olsa gerek. Şaşırmazsınız artık yediğiniz kazıklara, anlamsız hareketlere ve dahi insanlara. Tam dersiniz, tam buradan vuracak yine karşımdaki beni. Yalan söylediğini bildiğiniz yüzlere sakinlikle bakarken bulursunuz kendinizi. Bilmek, önüne geçmez tabi olacakların, siz o yarayı eninde sonunda tam beklediğiniz yerden alırsınız. Bilmek, titanik batarken keman çalan adamla aynı kayıtsızlığı katar size. Sonunu bilirsiniz, ama ne feryat etmeye yorarsanız kendinizi, ne kurtulmaya çabalarsınız. Sonu, kendi bildiğiniz şekilde karşılarsınız sadece. Zaten kurtulmak nereye? Bir başka kazada batmak için midir sağ çıkmak bir enkazın altından?

Şaşırmıyorum artık hiçbir gidenin ardından gözümün taklı kaldığı boşluklara. Ya da ‘canım’ diyenlerin tam can evimin ortasında açtıkları o deliklere. Kaçmıyorum artık yaydan çıkmış hiçbir oktan ve sağanak yağmurdan. Hani diyor ya Sezen ‘Gelsin hayat bildiği gibi gelsin işimiz bu yaşamak’… O, gelirken bildiği gibi; ben de köşemde kendi bildiklerimi tekrarlıyorum ezberimden. Ezberlediğim yalanları, yaraları ve olasılıkları tekrar ediyorum içimden.

İki kere ikinin dört etmesi gibi, bazıları hep aynı acıya sebep…

Üçleme

İnciniyorum. Sessiz sedasız bir köşede yırtık ayakkabılarını birbirinin ardına gizleyen, bir umut oyuna girmek için bekleyen çocuklar gibi inciniyorum…Bir görünmezlik zırhının içindeymişçesine umursanmayan, görünmeyen bir adam gibi sokakları arşınlıyorum… Bir  yerde okumuştum en fenası diyordu, muhattapsız kalmak. Ben de çaldığım her kapı suratıma kapatılmış, girdiğim her sokak çıkmaz sokakmış, kimsenin bilmediği bir dilde derdimi anlatmaya çalışıyormuş gibi muhattapsız, kimsesiz, sessiz…

Susuyorum… Sustukça birikiyor söylenmemiş cümlelerin ağırlığı omuzlarımda. Her adımda, bir başka yükü atıyorum sırtımdan. Ancak böyle devam edebilirmişim diye düşünüyorum. Ama sonradan, ayırt edemiyorum; yük diye attıklarım mı ben’im, yoksa yürümeye devam eden o kambur mu? Geri dönüp kaldırmalı mı yerden düşenleri; yoksa elde kalanla mı yola devam etmeli? Kestiremiyorum…

Kızıyorum… Zamanın bu kadar göreceli bir kavram oluşuna. Bir türlü geçmek bilmeyen zamana ve  asla geri  gelemeyeceği halde ışık hızıyla geçen o kıymetli anlara… Gecelerin uzun ve gök gürültülü; gündüzlerin boş ve anlamsız oluşuna, kızıyorum…

Beklediğim inceliklerin yokluğuna, o incelikleri uman kalbime, umut etmenin bazen ağızda bıraktığı o paslı tada, dilimin ucuna konup da bir türlü çıkaramadığım seslere, sesime ses vermeyişine, inciniyorum, susuyorum ve kızıyorum…

 

Hesap Defteri

Eskisi gibi özlemiyorum artık seni. Öyle deli, öyle çıldırıcasına. Her saniyenin ruhumun içinden geçip gidişini duyumsar gibi, özlemiyorum. Aklımın, ipi kopmuş bir balon misali seninle dolu hatıralara kopup gitmesine de çok müsaade etmiyorum artık. ‘Gözden ırak, gönülden de ırak’ diyen atalarımızın sözüne kulak asarak kaldırdım sana dair ne varsa. Gerçi çok şey de bırakmamışsın bana. Bir yandan yüzümde buruk bir gülümsemeyle, şimdi senin muhtemelen kaldırıp bir köşeye umarsızca fırlattıkların ile kıyaslayınca elimde hiçbir şey olmadığını fark ediyorum. Yüzün, sesin siliniyor zamanın aniden kırılıvermesi gibi. Sonra, sonrasında seviniyorum; iyi ki geride sana tutunabileceğim hiçbir şey bırakmadığın için.

Keşke’lerin iyi ki’lere dönüşürvemesi zamanla, hem yara hem yara bandı gibi. Kendi açtığı yarayı kendi temizleyen bir silah. Hayatın bizimle eğlenirken, düşündürtmesi işte. Çelme takıp, sonra yerden kaldırmak için el uzatan yaramaz bir çocuk gibi bu hayat dedikleri. Biz çelmelere doyamıyoruz; o da, eğilip kendi düşürdüklerini yerden kaldırmaya. Ne biz vazgeçiyoruz emin adımlarla yürümekten her defasında; ne o, en umulmadık köşelerde ‘işte buradayım’ diye aniden önümüze çıkmaktan. Ama geçtiğim yollar her ne kadar aynı manzaradan izler taşıyıp, ‘yine mi aynı yol yine mi aynı tuzak?’ diye düşündürtse de, birbirinden farklı biliyorum.

Artık gelmeyeceğini bildiğim gibi biliyorum bunu da. Bazen, göğsümde yeşeren  bir umut oluyor; her şeyin, yağmurdan sonra aniden çıkıveren gökkuşağı misali birden bire düzeleceğine dair.  Fark eder etmez, hemen koparıp attığım ayrık otu misali, cılız bir umut… Üzülmüyor da değilim hani, senin yüzünden içimden attıklarıma. Gemi batmasın diye, denize fırlatılan eşyalar gibi suyun yüzünde batıp çıkmasını izliyorum, umutlarımın, hayallerimin, anılarımın, sana dair şarkıların…

Yıl sonu kapatılan hesap defterleri gibi şimdi  yüreğim. Biraz zarar etmişiz bu sevdadan, ama eminim seneye daha sağlam halatlarla bağladığım umutları yeşertirsem çıkarım düzlüğe. Dükkanı kapatıp gidecek halimiz yok ya ilk yenilgide!

Şimdi Ben

Söylenmemiş cümleler biriktirdim sana, dökülmemiş gözyaşları… Koparılmış birkaç yara kabuğu, geriye kalan onca şeyden sonra. Sorulmamış sorular… Soramadıklarım… Hiç konuşmadıklarımız, bolca sustuklarımız…

Bir ağacın dalında asılı kalmış son yaprak gibiyim şimdi. Her rüzgar darbesiyle düştüm düşeceğim diyen, ama bir türlü kopup düşemeyen. Tek başına bütün güzü göğüsleyen, biraz solgun ve çokça yorgun…Hangi baharın ardındaki güzsün sen?

Çokça lâlim şimdi ben. Kafasındaki binlerce cümleyi haykıramayan, anlatmak için canhıraş çırpınan, ama hiç duyulmayan… Hiç duyulmayacak olanım ben.

Bir şairin son anda beğenmeyip şiirinden çıkardığı, o artık mısrayım ben. Ne şiire dahil, ne tek başına anlamlı… Bir kenara boynu bükük ayrılmış, başka bir şiiri belki tamamlar diye bırakılmış. Söylesene hangi şiirdeydin sen?

Şimdi bir filmde yere düşmüş bir figüranım ben. Kimsenin geriye dönüp de ayağa kaldırmayacağı, hiçbir seyircinin düştüğü için üzülmeyeceği. Gözden kaçanım ben, gözden düşen… Fark edilmeyen. Peki, hangi filmin başkahramanısın şimdi sen?

Kulağı Tıkalı

En zoru bu bıçak yarasını anlatacak kelimeyi bulup çıkarmak değildi elbet. Hayır, sana duyuramamak da değil sesimi; avazım çıkana kadar var gücümle bağırdığım halde. En zoru çığlıklarıma kulaklarını tıkaman ve bir kez daha, açtığın hiçbir yarayı umursamaman… Bir kez bile geriye dönüp bakmaman…

Yine teğet geçecek seni kelimelerim. Kurşun gibi ağırlıklarıyla her gün göğüs kafesimi ezen kelimelerim, sende kağıt kesiği kadar bile bir iz bırakmayacak. Hiç tanımadığı bir insanın acısına bile çoğu kez ortak olabilen insanoğluğunun sana devremediği genetik bir miras bu ‘merhamet’ dedikleri. Senin arazın da bu işte, her türlü duygudan sıyrılmak bir anda… Hiç tanışmamışçasına unutmak karşındakini, hiç yaşanmamışçasına onca anıyı, silebilmek belleğini.

Belki de bir nimettir bu, hayatın sunduğu. Yanlış kişide vücut bulmuş bir yetenek belki de… Yara açana değil de yaralanana lazımken unutabilmek kuvveti; zaten her türden ölümcül silahla donatılmış sana, açtığın yaraları daha da oyabilmen için eline verilmiş sanki. Daha da yaralaman için karşındakini, o katı umursamazlığınla…

Anlattıklarıma kulağının tıkalı, kalbinin lal olduğunu fark ettiğimden beri daha az acı veriyor dilimin ucuna jilet gibi konan kelimeler, gidişin, dönmeyişin, bitişin, varlığın ve yokluğun…

-iç döküntüsü

Kırıldım… Daha kırılmam dediğim her an, daha da çok kırıldım…

Daha ne kadar acıtabilir ki varlığın dediğim her an, bendeki yokluğunla acıdım…

Beni görmezden gelişini daha fazla görmezden gelemeyişime ağladım…

Bana kurmaktan kaçındığın her cümleni, sayfalarca başkalarına kurmana, benden esirgediğin bakışlarınla, onun gözlerinin taa içine bakmana, sana giden yolların sonunda çıkan o büyük uçuruma, kanadım…

En kötüsü, tüm bunlara hala değer vermekten, karşımda olanca soğukluğunla dikilirken bile burnuma inceden gelen yanık kokusundan, mutlu taklidi yapıp ayakta durmaya çalıştığım her günün sonunda senin yüzünden gözyaşı döküp, sahte mutluluğumun bile parmaklarımın arasından süzülüşünü izlemekten, yoruldum…

 

Açık Kapı

Ardına kadar açık şimdi kapım. Ne kalkıp kapatmaya takatim var, ne yeni geleni buyur etmeye. Boğazıma kadar dolu kelimelerim. Ama ne konuşmaya takatim var, ne de bastırabilmeye içimdekileri. Konuşmak da kar etmiyor artık. Hiçbir yere varmayan cümlelerim, kesik kesik, sesim boğuk.

Gitmeseydin, daha kötüsü olacaktı biliyorum. Kalman, sadece zamanı dondurmak olacaktı bir süreliğine. Kalsan…

Ama biliyorum. Bilmek her zaman çare değil yaralara. Nasılsa öleceğiz deyip, vazgeçen gördün mü sen yaşamaktan? Benimkisi de öyle işte. Aldığım her nefesin nasıl ki tükettiğini bilsem de ömrümü, vazgeçmedim… Yaşamak mahkumluğu gibi belki de, bir de sevmek mahkumluğunu yüklenmişimdir sırtıma.

Bırakıp kaçsam şu yükleri bir köşe başına, ya da çıkıp gitsem darmadağın ettiğin bu evden ardıma bile bakmadan… Yahut, en azından son bir gayret kapasam kapımı, esmese şu rüzgar daha fazla suratıma…

Bulanık Resim

En sevdiğin renkle boyamak gibi bir resmi; şekiller belirginliğini kaybeder ya hani… Hayatta da böyleydi. Ne kadar fazla kullanırsan o rengi, o kadar kaybediyordun yürüdüğün yolların çizgisini. İç içe geçiyordu binlerce şey, hiçbir şey olması gerektiği yerde kalmayıveriyor, alacalı bir resmin derinliklerinde kayboluveriyordun. Ne kadar fazla değer, o kadar bulanık bir resim.

Bitter bir çikolata yedikten hemen sonra gelen su içme isteği gibi işte. Mutlu edeceği yerde ağızda kalan o acı tat. Fazla gönle aldıklarımızın ardından içtiğimiz bir bardak suyla aynı işte.

Velhasıl kelam; her şeyin fazlası zarar, her şeyin fazlası ziyan…